Planlı ekonomiden 'nas ekonomisine': 20 yılda Türkiye'nin ekonomi yönetimi nasıl değişti?

| | 4 dk okuma (675 kelime)
Planlı ekonomiden 'nas ekonomisine': 20 yılda Türkiye'nin ekonomi yönetimi nasıl değişti?

Cumhuriyetin kurumsal ve planlamacı ekonomi anlayışından 'nas ekonomisi'ne uzanan dönüşüm süreci, fon skandalları ve artan eşitsizliklerle birlikte tüm ayrıntılarıyla sorgulanıyor.

Cumhuriyetle şekillenen ekonomi yönetimi anlayışı; bilimin ve aklın yol göstericiliğinde, kamunun rolünü ve planlamayı önemseyen, güçlü kurumlara ve hukuka dayanan, yaratılan refahın toplum kesimleri arasında adil paylaşılmasını amaçlayan kurumsal bir yapıya dayanıyordu. Bu anlayış AKP iktidarı döneminde giderek değişti.

2006 yılında ekonomi yönetiminde üç yıllık orta vadeli programlar (OVP) uygulanmaya başlandı. Programın amaç bölümünde; "toplumun bütün kesimlerinin gözetildiği ve ülkemizin ekonomik ve sosyal kalkınmasının hızlandırıldığı bir ortamda, insanımızın yaşam kalitesini yükseltmek" ifadelerine yer veriliyordu. İlk programdan bugüne kadar toplam 21 OVP hazırlandı ve uygulandı. Bu yıl da 22'ncisi açıklandı. Peki, bu süreçte 20 yıl önce yazılan amaca uygun bir gelişme yaşanabildi mi? Bu sorunun yanıtını bulmak için sürece yakından bakalım.

Üç önemli eşik

AKP iktidarı döneminde ekonomi yönetiminin yapısını ve anlayışını değiştiren önemli dönüm noktaları yaşandı. Bu dönüşümlerle Cumhuriyetin kurumsal ve planlamacı ekonomi yönetiminden aşama aşama uzaklaşılarak "nas ekonomisi" olarak da adlandırılan ekonomi anlayışına geçildi.

İlk önemli eşik, 2005'te IMF ile yapılan son Stand-By anlaşmasının 10 Mayıs 2008'de sona ermesiydi. Anlaşmanın sonlanmasıyla Türkiye IMF programının performans kriterleri ve gözetiminden çıktı; AKP hükümeti ekonomi politikasını kendi tercihleri doğrultusunda belirlemede geniş hareket alanına kavuştu.

İkinci dönüm noktası, 2011'de Devlet Planlama Teşkilatı'nın (DPT) kapatılarak yerine Kalkınma Bakanlığı'nın kurulmasıydı. Böylelikle uzun vadeli planlamanın kurumsal ağırlığı biraz daha zayıflatılmış ve uygulamada üç yıllık OVP'ler öne çıkarılmış oldu.

2008 küresel krizi Türkiye'yi de etkiledi. Cumhurbaşkanının ünlü "Teğet geçti" açıklamasına karşın ekonomi 2009'da yüzde 4.7 daraldı, işsizlik önemli ölçüde yükseldi. Gini katsayısı 2008'de 0.405 iken 2009'da 0.415'e çıkarak gelir dağılımında eşitsizliğin arttığını gösterdi.

Bir başka önemli dönüm noktası, 16 Nisan 2017 referandumunun ardından 2018'de cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesiydi. Yeni sistem ekonomi yönetiminin kurumsal yapısını değiştirdi; bütçenin hazırlanması dahil ekonomi politikaları koordinasyonu ve yürütme yetkisi Cumhurbaşkanlığı merkezinde toplandı.

2018'deki kırılma

Aşama aşama yapılan ekonomi politikasındaki değişiklikler yoksulluk ve ekonomik istikrarsızlık gibi sorunları engelleyemedi; sorunlar daha da ağırlaştı. 2018'de yaşanan kur şoku ve Rahip Brunson krizi finansal piyasalarda kırılganlığı artırdı. Yıllık enflasyon yüzde 10'lar düzeyinden Ekim ayında yüzde 25.24'e yükseldi.

Temmuz 2018'de çıkarılan 703 sayılı kanun hükmünde kararnameyle Merkez Bankası'nda atama ve görevden alma yetkisi Cumhurbaşkanına devredildi, başkana görev güvencesi tanıyan madde kaldırıldı. Merkez Bankası'nın bağımsızlık algısını zayıflatan bu değişiklik ekonomik istikrarda kırılmayı hızlandırdı.

Merkez Bankası, geleneksel iktisat kurallarının tersine, enflasyon yüksek seyrederken 23 Eylül'de politika faizini yüzde 19'dan yüzde 18'e indirerek art arda faiz indirimlerine başladı. Dolar kuru 2021 sonunda 18 TL'yi aşarken enflasyon Ekim 2022'de yüzde 85.51'e yükseldi. 2018'de başlayan kırılma kontrol edilebilir sınırların dışına çıktı.

KKM uygulaması ne getirdi?

17 Kasım 2021'de cumhurbaşkanının "Nas ortada" sözleriyle savunduğu düşük faiz, yeni ekonomi yaklaşımının simgesi haline geldi. Kur şokunu ve dövize yönelişi sınırlamak amacıyla Aralık 2021'de Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulamaya kondu. KKM'nin yüksek mevduat sahiplerine sağladığı kur koruması, kamuya getirdiği maliyet ve gelir dağılımında yarattığı bozulmayla yoksulluğu ve ekonomik eşitsizlikleri artırdı.

Fon skandalı

Eylül ayının ikinci yarısında yaşanan fon skandalı da yeni bir ekonomik soruna neden oldu. Borsa İstanbul'a kayıtlı portföy yönetim şirketlerince kurulmuş 223 fondan 131'i manipülatif piyasa işlemleri nedeniyle likidite sıkıntısına girerek çöktü. SPK, yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verdi. Fonlarda yatırımı bulunan 455 bin 758 kişi bundan etkilendi.

Kriz borsaya da yayıldı ve Eylül ayında BIST 100 yüzde 16.65 değer kaybederek 2008'den bu yana en kötü aylık performansını gösterdi. Borsada zarar 3.5 trilyon TL'ye ulaştı.

Toplam zarar 4.5 trilyon TL'ye çıktı

Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel, 800 milyar TL değerindeki tasfiyeye alınan 131 fonla beraber toplam zararın yaklaşık 4.5 trilyon TL'ye, günümüz kuruyla 90 milyar ABD dolarına çıktığını açıkladı.

Sorun likidite sorunu olmaktan çıkıp ekonomik, hukuki ve siyasi bir güven sorununa dönüştü; piyasaya egemen oldu. Türkiye'nin risk primi 220'lerden 250'lere yükseldi. Bu gelişmelerin yatırım, üretim, enflasyon ve işsizlik gibi makroekonomik alanlarda ekonomiyi daha da zor durumlara sokacağı belirtiliyor.

Bu gelişmeler, 2018'den beri giderek belirginleşen ve nas ekonomisi söylemiyle simgeleşen ekonomi yaklaşımının hızla terk edilerek tekrar bilimin ışığında, uzun vadeli planlı, kamucu, üretime ve toplumsal adalete dayalı ekonomi politikalarına dönülmesinin kaçınılmaz olduğunu gözler önüne seriyor.

Yaklaşan seçimler sonrası iktidara gelme olasılığı yüksek olan Yeni Parti'nin de ülkenin sorunlarını çözmek ve demokratik, özgürlükçü, gönenç içinde yaşayan bir Türkiye yaratmayı amaçlaması hâlinde, Türkiye'yi yönetme iddiasını ekonomi politikalarını bu gerçekler ışığında oluşturarak ve Cumhuriyetin kurumsal kalkınma birikimini günümüz koşullarına uyarlayarak ortaya koyması gerekiyor.

Prof. Dr. Mehmet Tomanbay
22. Dönem Ankara Milletvekili

✨ İlginizi Çekebilecek Haberler

Yorumlar (0)

Trend 10

En Çok Okunan 10 Haber

Günün en çok ilgi gören ve okunan haberleri