İngiltere'de Andy Burnham'ın geçen temmuz ayında Keir Starmer'ın yerine başbakan olarak görevi devralması, Brexit tartışmasının yeniden alevlenmesini beraberinde getirdi. Liverpool'daki parti kongresinde Brexit'in yarardan çok zarar getirdiğini açıkça ifade eden Burnham, AB'ye dönüş ihtimalini "başka bir günün konusu" diyerek tamamen kapı dışarı koymadı. Üstelik başbakanlık koltuğuna oturmadan önce ülkesinin AB'ye yeniden dönmeyi görmek istediğini de saklamamıştı.
Brexit'e baştan itibaren mesafeli duran İşçi Partisi açısından bu söylemler şaşırtıcı değil. Asıl soru, Londra'yı bu noktaya taşıyan zorunlulukların neler olduğu.
Dönüşün önündeki üç büyük zorluk
İlk zorluk iç cephede karşımıza çıkıyor. Mayıs seçimlerinin ardından İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'da bağımsızlık yanlısı liderler iktidara gelirken, eylüldeki Cardiff buluşması bu tabloyu sembolik bir hale getirdi. Üç vaka hukuken aynı noktada değil elbette:
- Kuzey İrlanda'da Hayırlı Cuma Anlaşması sınır referandumuna kapı bırakıyor
- İskoçya'nın kopuşu için Westminster'ın onayı gerekiyor
- Galler'de bağımsızlık desteği hâlâ düşük seviyelerde
Buna rağmen Brexit'in Birleşik Krallık'ı bir arada tutan bağları zayıflattığı açıkça görülüyor. İskoçya'nın kopması durumunda Kuzey Denizi'ndeki petrol ve gaz rezervlerinin büyük kısmının da elden çıkması söz konusu olacak.
İkinci zorluk ekonomiyle ilgili. On yılı aşkın süredir cılız büyüme, sürtünmeli ticaret ve AB'nin "Made in Europe" planından dışlanma olasılığı İngiliz sanayisini ciddi düzeyde tedirgin ediyor. Avrupa hâlâ Birleşik Krallık'ın en büyük ticaret ortağı konumunda bulunuyor; sınırda karşılaşılan her bürokratik yük doğrudan maliyete dönüşüyor.
Üçüncü ve belki en belirleyici zorluk ise Atlantik'in öte yakası. Trump döneminde Kanada ve Grönland konusundaki söylemler ile Ukrayna meselesindeki ayrışma, İngiltere'nin ABD ile arasındaki "özel ilişki"nin artık kesin bir güvence olmadığını açıkça ortaya koydu. Commonwealth sembolik açıdan değerli taşıyor ancak ne bir ticaret bloğu ne de bir güvenlik şemsiyesi sunabiliyor. İngiltere'nin yalnızlaşma kaygısı da tam da bu noktadan besleniyor.
Çin, ABD ve Rusya denklemi
Mesele yalnızca ticaretle sınırlı kalmıyor. Washington'ın giderek öngörülemez bir duruma sürüklenmesi, Çin'in yükselişi ve Rusya'nın tehdit olmayı sürdürmesi karşısında Londra, Avro-Atlantik'in Avrupa ayağını bütün tutmayı ve kıtanın sesine yeniden ortak olmayı hedefliyor.
AB'nin savunma alanında İngiliz kapasitesine ihtiyaç duyması da bu stratejik yönelimin zeminini güçlendiriyor. Kamuoyu yoklamalarında, özellikle gençler arasında yeniden katılım seçeneğinin açık farkla önde olması da hükümetin elini rahatlatan bir diğer faktör.
Yine de gidilecek yol kısa değil:
- Başbakan Burnham henüz resmi bir üyelik başvurusundan söz etmiyor
- Reform UK Partisi "arka kapıdan Brüksel" suçlamasıyla eleştirilerini sürdürüyor
- Yeniden katılım süreci 27 AB başkentinin onayını gerektiriyor
Kasım ayındaki AB zirvesi, bu açılımın yalnızca söylem düzeyinde mi kalacağını yoksa gerçek bir stratejik rotaya mı dönüşeceğini belirleyecek kritik viraj olacak.
Prof. Dr. Göktürk Tüysüzoğlu - Giresun Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü