Doğu Türkistan'da Vicdan Sınavı: Kimler Hangi Sorumlulukla Karşı Karşıya?

| | 4 dk okuma (724 kelime)
Doğu Türkistan'da Vicdan Sınavı: Kimler Hangi Sorumlulukla Karşı Karşıya?

Doğu Türkistan'daki sistematik kimlik silme operasyonu, gazetecilerden akademisyenlere, sosyal medya fenomenlerinden kamuya kadar herkesi vicdan sınavına çağırıyor.

Doğu Türkistan'da yaşananlar, çağımızın en sistematik kimlik silme operasyonlarından biri olarak değerlendiriliyor. Bu operasyon tank ve top sesiyle değil; gözetim kameralarının, yüz tanıma yazılımlarının, "yeniden eğitim" adı verilen kampların ve zorunlu "kaynaştırma" programlarının sessizliğinde ilerliyor. Bir halkın dilini, inancını, ailesini ve hafızasını hedef alan bu politika; uluslararası insan hakları kuruluşlarının, uydu görüntülerinin, sızdırılan resmî belgelerin ve yüzlerce tanığın ifadesiyle belgelenmiş durumda.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'nin 2022 tarihli raporu, Uygurlara ve diğer Müslüman Türk topluluklarına yönelik keyfî tutuklamaların ve ağır ihlallerin insanlığa karşı suç niteliği taşıyabileceğini kayda geçirmişti. Bu cümlenin ağırlığını hafife almak, vicdanı olan hiç kimsenin harcı değildir.

Steril Kavramlar Arkasındaki Asimilasyon

Çin yönetimi bu tabloya "mesleki eğitim merkezleri", "terörle mücadele" ve "yoksullukla mücadele" gibi steril kavramlarla cevap veriyor. Oysa bir halkın çocuklarını anne babasından ayıran yatılı okul sistemi, camilerin yıkılması veya kapatılması, Kur'an nüshalarının toplanması, uzun sakalın ve başörtüsünün şüphe nedeni sayılması ve doğum oranlarını düşürmeye yönelik baskılar düpedüz asimilasyondur.

Asimilasyon, kılıçtan daha ağır bir silahtır. Çünkü bedeni değil, bir milleti millet yapan şeyi, yani hafızayı, dili ve inancı hedef alır. Bir halk fiziken yaşıyor ama kimliksizleştiriliyorsa, bu ağır çekimde işlenen bir yok oluşturmaktır.

Türkiye'deki Uygur Ailelerin Kaybolan Yakınları

Bu tablonun en acı yanı, mağdurların büyük bölümünün sesini duyuramamasıdır. Türkiye'deki Uygur ailelerin neredeyse tamamı, yıllardır haber alamadıkları yakınlarını arıyor. Kimi anne babasının, kimi kardeşinin, kimi çocuğunun akıbetini bilmiyor. Telefon açmak bile bir "risk" hâline gelmiş durumda.

Böyle bir yönetimin propaganda gezilerine, süslü vitrinlere ve ağırlanan konuklara ihtiyacı olması tesadüf değildir.

Sahnelenmiş Tiyatro mu, Şeffaflık mı?

Bir devlet, işlediği ihlalleri açık bağımsız denetime kapatıp yalnızca kendi seçtiği güzergâhlarda, kendi seçtiği muhatapların eşliğinde ve kendi hazırladığı programla gezdirdiği misafirlere "bakın, her şey normal" dedirtiyorsa, bu bir şeffaflık değil, sahnelenmiş bir tiyatrodur.

Her adımı önceden belirlenmiş, her konuşması provasını yapmış, her güleryüzlü esnafı hazırlanmış bir turun ne anlattığını herkes bilir. Bağımsız gözlemcilerin, serbest basının ve BM uzmanlarının kısıtsız erişimine izin vermeyen bir yönetim, gösterdiği güzel manzaralarla hiçbir şeyi kanıtlayamaz.

Üstelik bu sahnelenmiş turların "ulaşım ve konaklama masrafları karşılanmış" davetlerle yapılması, gazetecilik etiğinin en temel ilkesini yani bağımsızlığı, daha ilk adımda ortadan kaldırır.

Gazetecilikte Ölçü Ne Olmalı?

Yanlış anlaşılmak istenmiyor: Bir ülkeye gitmek, orayı görmek ve görüp yazmak suç değildir. Hatta serbest ve denetimsiz erişim sağlanırsa, herkesin gitmesi, her yeri görmesi ve herkesle konuşması gerekir. Mesele gitmek değil, nasıl gidildiği ve dönüldüğünde ne yapıldığıdır.

Kendi kaynağıyla giden, kısıtlamaları açıkça yazan ve gördüğünü dürüstçe aktaran bir gazeteciye kimsenin sözü yoktur. Ancak şunlar kesinlikle sorgulanmalıdır:

  • Ağırlanıp dönen ve kendisine gösterilen vitrini hakikat diye sunan kişi
  • Kendisine sorulmayan soruları kendisi de sormayan kişi
  • Bir halkın acısını "Batı propagandası" diye geçiştiren kişi

Yukarıdaki üç davranış, gazetecilik değil, taşeron sözcülük anlamına gelir.

"Kendi Gözümle Gördüm" Savunması

Bu çevrelerin bilinen savunması hazırdır: "Biz kendi gözümüzle gördük." Peki neyi gördünüz? Size gösterilenleri. Hangi sokakta, hangi saatte, hangi insanlarla ve kimin tercümanlığında? Aşağıdaki noktalar programda yer bulmuş muydu?

  • Kamp çevresindeki dikenli teller
  • Yıkılan mezarlıklar
  • Ortadan kaybolan öğretmenler, şairler, akademisyenler
  • İş insanları ve imamlar

Sorular sorulduğunda "bana gösterilmedi" demek yerine "orada böyle bir şey yok" demek, bilgisizlik değil, bilinçli bir tercihtir. Üstelik bu tercihin bedelini ödeyen siz değilsiniz. Bedeli, haber alamadığı annesinin yolunu gözleyen bir Uygur evladı ödüyor.

Akademinin İtibar Sorumluluğu

Akademisyenin sermayesi itibardır, itibarın temeli de bağımsızlıktır. Finansmanı belli bir çıkar ilişkisine bağlı "araştırma gezileri", "kültürel değişim programları" ve davet usulü konferanslar, akademik özgürlüğü belirli bir sonuca doğru çeken görünmez ipler olabilir.

Resmî anlatıyı "denge" adı altında aklamaya çalışmak, akademik titizlik değil, açık bir taraf tutmadır. Taraf tutmak serbesttir, ama tarafını gizleyip tarafsızlık maskesi takmak ahlaksızlıktır.

Sosyal Medya Fenomenlerine Uyarı

Sosyal medya fenomenlerine gelince, konu daha da çıplaktır. Takipçi sayısı arttıkça sorumluluk da artar. Birkaç güzel kare, hazırlanmış bir yemek sofrası ve gülümseyen "mutlu azınlık" görüntüleriyle milyonlara "orada zulüm yok, hepsi yalan" mesajı vermek, kitlesel bir algı operasyonunun parçası olmaktır.

Bunu bilmeden yapanlara bir ihtar, bilerek yapanlara ise açık bir uyarıdır: ekrandaki tebessümünüz, bir annenin hasretinin üstüne basılarak kazanılıyor. Kimse "ben sadece seyahat içeriği üretiyorum" kılıfının arkasına saklanmasın. Zulmün olduğu yerde sessiz kalmak da, cilalamak da taraf olmaktır.

Şeffaflık Yükümlülüğü

Son dönemde Türkiye kamuoyunda bu tür anlatıların daha görünür hâle geldiğini gözlemliyoruz. Gazeteci de, akademisyen de ve fenomen de ağırladığı yeri, masrafını kimin karşıladığını ve denetimsiz erişim olup olmadığını okuruna veya izleyicisine açıkça söylemekle yükümlüdür.

Vicdan İmtihanı

Doğu Türkistan meselesi bir "dış politika başlığı" değil, vicdan imtihanıdır. Bu imtihanda kimse mazeretin arkasına saklanamaz. İktisadi ilişkiler, diplomatik dengeler ve stratejik gerçekler elbette vardır; devletler arası ilişkiler kendi akıl ve hesaplarıyla yürür.

Ama kalem sahibinin, kürsü sahibinin ve kamera sahibinin hesabı başkadır: onun tek sermayesi inandırıcılığıdır. Bir uçak biletiyle, bir otel odasıyla veya bir "özel ilgi"yle satılan inandırıcılık bir daha geri alınamaz.

✨ İlginizi Çekebilecek Haberler

Yorumlar (0)

Trend 10

En Çok Okunan 10 Haber

Günün en çok ilgi gören ve okunan haberleri